Balıkçının Yüreği

 

Bir iş kalitesi hikayesi...

 

Sabah gün doğmadan kalktığında Balıkçı, tutkuyla yaptığı en güzel işin bu olduğunu geçirdi aklından, yatağın kenarında kendine gelmeye çalışırken. Bu Balıkçının eşi ve ikisi okula giden üç çocuğu için bir ekmek kapısı, her şeyden öte tutkusuydu.

 Hazırlığı özenle, sabırla , her düğümün her santimetresini emeğiyle yaptığı oltalarını yanına alırken, büyük bir umutla çıktı kendi elleriyle yaptığı ahşap evinden. Bugün her zamankinden daha güzel geldi ciğerlerine çektiği hava, daha bir içini ferahlattı. Elli altı yaşında, ciğerlerinin rahatsız olmasına rağmen kendini daha genç ve dinç hissediyordu. Akşam da hava raporunu dinlemişti. Kendisi gibi Balıkçı olan babasının öğütlerini hiç kulak arkası etmezdi. Söz konusu deniz Karadeniz idi ve asla şakası olmazdı. Evinin bahçesinde yürürken bir yandan emektar ve çakır mavisi gözleriyle de ufku dikkatlice süzdü. Rüzgarın yönünü tayin ettin. Denizin sesini dinledi. Tüm içgüdüleri ona bugün Karadeniz’in güzel olacağını, balığa çıkmasına müsaade edeceğini fısıldıyordu. Eşinin hazırladığı yemek çıkınını kovasının içine yerleştirdi.

Hangi balığın mevsimi olduğunu bildiğinden, tecrübeleri alması gerektiği oltalarını söylüyordu. Aylardan Ekim’di ve sonbaharlar serin olurdu. Bu aylarda iki çeşit balık tutabileceğini çok iyi biliyordu. Lakin o usta olduğu ve alanında derinleştiği balığa odaklanmıştı. Bu işte, o bölgede en iyi olduğu gerçekti ve herkesin dilindeydi. Tecrübelerini hiçbir kısıtlama olmaksızın herkese alçakgönüllülükle aktarıyor ve elinde geldiğince öğretiyordu. Bilgi düzeyi ve yetkinliği artıkça Balıkçıya olan saygı da aynı oranda artıyordu. Tutacağı balık için kendi el emeğiyle hazırladığı oltalarını heybesine koydu, eşinden ‘’Rastgele’’ sini aldı ve ağır adımlarla yola koyuldu...

 

Denizle arası çok iyiydi. Deniz onun her şeyiydi. Bu tutku o kadar büyüktü ki ilk doğan çocuğuna ‘’Deniz’’ adını vermişti. Ağır adımlarla yürürken denizin kokusu burnuna yavaş yavaş geliyordu. Bu koku Balıkçıda her zaman heyecan uyandırır, içi kıpır kıpır olur, büyük bir huzur duyardı. Her şeyden öte bir şeydi onun için deniz. Sorduğumuzda ‘’Deniz benim tutkumdur’’ derdi. Ona her zaman iyi ve saygılı davranırdı. Sanki aralarında gizli bir anlaşma var gibiydi. Balıkçı denize ilgili, saygılı ve dürüst davranır, deniz de içinde bulundurduğu nimetlerinden bolca faydalandırırdı. İki tarafta birbirine adaletli ve adil davranırdı.

 

Teknenin başına vardığında hava halen karanlıktı. Az bir soluklandıktan sonra elindeki eşyalarını tekneye yerleştirdi. Tüm yıl hazırlığını yapmıştı. Bütün bu hazırlık sekiz ay kadar sürmüştü. ‘’Her işin en iyi şekilde yapmanın anahtarı da hazırlıktan geçer diyordu’’ Balıkçı.

 

Yavaşça indirdi teknesini suya. Emekli olduğunda almıştı ikramiyesiyle ahşap 5.30 teknesini. Balıkçıyı yarı yolda bıraktığı hiç olmadı. İlk günden beri gözü gibi baktığı teknesiyle suya kavuştuğunda onun için her şey karada kalırdı. Bambaşka bir insan olur,  umut dolardı içi. Yavaştan çekti motorun ipini ve yola koyuldu. Kendine has duruşuyla geçti teknenin dümenine.

 

 

Ne diyordu müthiş şair Orhan Veli;

Gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola,

Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında

İçinde bir iş görmenin saadeti

Gideceksin,

Gideceksin ırıpların çalkantısında,

Balıklar çıkacak yoluna karşıcı,

Sevineceksin.

Ağları silkeledikçe deniz gelecek eline pul pul...

 

Yavaştan ilerlerken paslı ırıpların çalkantısında umutla dolu yüreği durmaz, yerinden çıkacakmış gibi olur, heyecanını saklayamazdı. İçinden sessizce duasını okurken tecrübesini konuşturmanın da vakti geliyordu yavaştan. Tutacağı balığın oltası hazırlamaya başladı varmadan önce av sahasına. Hiç rüzgar yoktu. Yavaşça salmaya başladı oltasını. Teknenin hızını ile en ideal hıza indirdi. Tutacağı balığın sahasında bu hızla dolaşmalı ve belli rotaları takip etmeliydi. Balığı tutacağı alan derin fakat büyüklüğü ihtimal yarım futbol sahası büyüklüğündeydi. Bu alanda sabırla dolanmalıydı. Bu alanın verimliliğini kendi gibi balıkçı olan babasından öğrenmişti. O denli alçakgönüllüydü ki çoğu kişinin av sahanın yerini saklamasına karşın o, açık yüreklilikle anlatır, oltaların yapımına kadar çevresindeki arkadaşlarına destek verirdi. Tam bir lider ruhluydu. Çevresindekilere dürüst davranır, ne yapılması gerektirdiğini tek tek anlatır bir nevi yüreğinin büyüklüğünü gösterirdi.

 

Saatlerce, günlerce, haftalarca, hatta bazı zamanlar aylarca aynı sahada dolaşır ve bir tek av olmadan eve döndüğü olurdu. Fakat sabır ile kavrulmuştu. ‘’Sabır satılan bir erdem olsaydı onu alabilmek için servet harcamanız gerekir derdi’’ Balıkçı.

 

O gün öyle olmamıştı; akşam olduğunda eli boş dönmemişti...

 

Kocaman yürekli Balıkçıya sorulduğunda ise insan yüreğinde iş kalitesi  için şu değerlerin olmasından bahsediyor ve ekliyordu;

 

  • Tutku ile işine bağlanmalı insan diyordu,

  • İşi için her daim hazır olmalı ve hazırlığını tam yapmalı. İşin kaliteli olması için temelin bu olduğunu ve alanında derinleşmek gerektiğini,

  • İçimizdeki umut ışığını söndürmemenin elimizde olduğunu ve bu işin en karanlık zamanlarda dahi bize yol göstereceğini,

  • Çevremizdekilere işin daha iyi yapılabilmesi için alçakgönüllülükle tecrübelerini adaletli bir şekilde aktarmak gerektiğini,

  • Ve böylece her gecenin sabahında olduğu gibi güneşin doğacağını, başarıya giden yolun sabırla ve bu değerleri ayrılmaz bir ekip gibi kullanarak, iş kalitesini geliştirerek yürünmesi gerektiğini söylüyordu bize Balıkçı...

 

Bir insanın yüreğinde olması gereken tüm erdemlerin bunlar olduğunu, iş kalitesinin bu değerlerle mümkün olduğunu anlatıyor ve o günün sonunda mükafatı ile evine dönüyor ‘’Koca Yürekli Balıkçı’’...